Kara Kule (The Dark Tower) Film İncelemesi

İnceleme

“Siyahlı Adam çölde kaçıyordu. Silahşor da peşindeydi.”

Bu cümle ile başlayan Kara Kule macerası, bizim de dâhil olduğumuz dev bir Stephen King evreni ortaya çıkardı. Bu evren pek çok Stephen King hikâyesini ve romanını kapsarken, televizyona ve beyaz perdeye misafir olmuş uyarlamaları ve pek tabii Sadık Okuyucu ismi verilen biz hayranları da kapsıyor. Bu nedenle Kara Kule evreninden ve evrenden ortaya çıkan ilk uyarlama filmden bahsederken konuya nereden başlayacağımızı ve büyük ihtimalle nerelere ulaşacağımızı pek kestiremiyorum.

1982 yılında yayınlanan ve serinin ilk romanı olan Kara Kule: Silahşor (The Dark Tower:  The Gunslinger) aslında yazım aşaması ile çok daha öncesine uzanıyor. King’in üniversite yıllarında tasarladığı, 1976 yılında ilk yazılı bölümlerini ortaya çıkardığı bu eser karşımıza 1982 yılında ilk defa tam olarak çıkıyor ve yazarın kendisinin dahi hayal edemediği bir efsanenin ilk adımı oluyor.




Neden yazarın dahi hayal edemediği dedim? Çünkü Stephen King, Kara Kule’yi tasarlarken ve ilk romanı yazarken, aslında kendisinin de Yüzüklerin Efendisi gibi bir eserinin olmasını hayal ettiğini, romanı yayınlayıp yayınlamayacağını bile bilmeyerek böyle bir yola adım attığını açıklamıştı. Bazen neye niyet neye kısmet dediğimiz anlar olmuyor değil.

İlk romanın büyük bir başarı getirmesi sonucu Kara Kule serisi devam ediyor ve bugün 8 kitaptan oluşan dev bir koleksiyon ortaya çıkmış oluyor. 1982 yılından 2017 yılına kadar geçen 35 yılda, birçok Stephen King eseri “Kara Kule Evreni” adı verilen bu evrenle ya bir yerde kesişti ya da iç içe oldu. O nedenle biz aslında Kara Kule evrenine “Stephen King Evreni” adını verebiliriz.

 

 

Nedir Bu Kara Kule? Neden Stephen King ‘in Evreni Oldu?

Asıl konumuz olan Kara Kule (The Dark Tower) filmine geçmeden önce özellikle seriyi okumayan ya da Stephen King ile pek alakası bulunmayan okurlar için çok kısa olmasına özen göstereceğim bir özet sunmak istiyorum. Kara Kule nedir? Neyi anlatmaktadır? Ve neden bu kadar önemlidir?

Kara Kule serisi, Roland adındaki son silahşorun, bozulmuş bir dünyada, Kara Kule adı verilen, evrenin merkez noktası olduğu, hatta tüm evrenlerin kesişim noktası olduğu söylenen bir kuleyi aramasının hikâyesidir. Bu hikâye bizi zaman zaman tozlu topraklı bir westernin içine sürüklerken zaman zaman da büyüleyici bir aşk hikâyesinin ortasına bırakır. Büyücüler ve yaratıklarla dolu bir dünyadan robotlarla ve dev makinelerle örülü bir dünyaya itekler. İşte Kara Kule böyle alakasız gibi görünen öğeleri alıp bize kırmızı bir gül tarlası gibi sunar. Onu da efsane yapan budur zaten.

Kara Kule, anlattıkları ile yazarı dahi sarıp sarmalamış, onu da hikâyeye dâhil etmiştir. Bu nedenle King, Kara Kule dışında yazmış olduğu eserlerde sık sık Kara Kule’ye gönderme yapar. Geçen 35 yılın sonunda Kara Kule evreninin aslında yazarın tüm hikâyelerini kapsayan bir Stephen King evreni olduğu sonucuna varırız.

 

 

Kara Kule’nin Beyaz Perde Yolculuğu

Şu ana kadar okuduğunuz her cümlede Kara Kule’nin ne kadar önemli bir eser olduğundan ve yazar için de en az okur kadar önem arz ettiğinden bahsetmeye çalıştım. Böyle bir eserin beyaz perde yolculuğunu adım adım sunmak gerekir diye düşünüyorum.




Stephen King, korku-gerilim edebiyatının en önemli yazarlarından biridir. Belki tarzı dışında baktığımızda da çok önemli bir yere sahip olabilir. Ama uyarlama konusuna baktığımızda kendisini zirvede görebiliriz. Yaşayan yazarlar içerisinde eserleri en çok televizyona ve beyaz perdeye uyarlanan yazardır kendisi. Birkaç romanı ve bazı hikâyeleri dışında uyarlama yapılmayan eseri yoktur diyebiliriz. Tabii bu kadar fazla uyarlama içerisinde ne kadarı başarılı ne kadarı başarısızdır? Sanırım bu konu pek çok Sadık Okuyucu’nun bahsetmeyi sevmediği konulardan biridir. Evet, maalesef Usta’nın pek çok eseri deyim yerindeyse “katledilmiştir.” Başarılı birkaç film ve dizi uyarlaması dışında maalesef anmak dahi istemeyeceğimiz bir uyarlama listesi karşımıza çıkmaktadır.

Eserlerinin uyarlanması konusunda büyük bir sorun ortada iken yazarın en büyük eserinin beyaz perdeye uyarlanma konusu kafalarda tabi ki büyük soru işaretleri yaratmıştır.

Kara Kule serisinin son kitabı Kule (The Dark Tower), 2004 yılında yayınlandı. Daha sonra seriye dâhil olan Anahtar Deliğinden Esen Rüzgâr’ı (The Wind Through the Keyhole, 2012) saymazsak ana seri o yıl sona ermiş oldu. Serinin sona ermesinden sonra Kara Kule’nin beyaz perdeye uyarlanma süreci de başlamış oldu. Gerçi buna süreç demek çok yerinde olmayabilir, çünkü söylentiler ve bozulan anlaşmalarla örülü bir yumaktan bahsedeceğiz.

2004’ten sonraki birkaç yıl, Kara Kule’nin beyaz perdeye 3 film halinde uyarlanacağı konusunda çıkan haberleri okuduk. Ana karakter Roland için öyle kişilerin ismi geçti ki, hemen hepsi Sadık Okuyucu için ayrı hayallerin kurulmasına neden oldu. Russell  Crowe, Javier Bardem, Hugh Jackman, Christian Bale ve diğerleri… Sonuç: Kocaman bir hiç.

Bundan sonraki dönem Kara Kule’nin dizi olarak karşımıza çıkması gerektiğine dair haberleri okuduğumuz dönemdi. Kara Kule başarılı bir televizyon dizisi olabilirdi. Hem neden olmasın ki, o kadar büyük bir eser ancak dizi ile anlatılabilirdi. Kara Kule dizi projesinde J.J.Abrams’ın ismini gördük. Lost gibi bir efsaneyi dizi dünyasına kazandıran adam tabi ki bu projeyi de efsane yapardı. Sonuç: Kocaman bir hiç.

Aslında bu iki paragraf ile Kara Kule’nin uyarlama yolculuğunun nasıl olduğunu özetlemiş oldum. Büyük beklentiler, dev isimler ve sonrasında gelen hüsran dolu bir sonuç. Peki, bu süreç neden bu şekilde gelişti? Kara Kule neden bir sinema efsanesi ya da bir televizyon efsanesi olamadı? Aslında bu sorunun iki yönlü bir cevabı var. Birincisi, Kara Kule serisi ve evreni anlatılması zor ve karmaşıktı. Senaristlerin Kara Kule’yi uyarlanabilir bir hale getirmesi hiçbir zaman istenilen seviyede olamadı. İkincisi ve bence en önemlisi, yapımcı firmaların yüksek bütçeler nedeniyle projeden korkmaları veya kaçmaları… Kara Kule, büyük bir eserdi ama firmalar bu kadar büyük bir bütçe harcadıktan sonra fazlasını kazanıp kazanamayacaklarını kestiremediler.

Bu da aslında Kara Kule film uyarlamasını anlatırken bizi iki yönden bakmaya itiyor. Birincisi Sadık Okuyucu gözünden, ikincisi yapımcı firmaların gözünden…

 

 

Sadık Okuyucu’nun Gözünden Kara Kule Uyarlaması

Kara Kule’nin 2004’te başlayan uyarlama serüveni, tam da her şey bitti dediğimiz bir anda yeniden alevlendi. Warner Bros.’tan sonra Sony sahneye çıktı ve Kara Kule serisinin film ve dizi olarak uyarlanacağını duyurdu. Nikolaj Arcel ve Akiva Goldsman projede ismi geçen senarist ve yönetmen oldu. İlk etapta duyurulan plan, 3 filmlik bir seri ve bu üç filmin arasında yayınlanacak kısa süreli bir dizi projesini kapsıyordu. Belki de Sadık Okuyucu’nun bugüne kadar duymuş olduğu en güzel Kara Kule projesi bu olmuştu. Her şey güzel başlamıştı ama ilk darbe Idris Elba’nın Roland olarak karşımıza çıkacak olması ile alındı. Pek çok King hayranı, mavi gözlü, sarışın ve uzun boylu Roland’a, siyahi biri tarafından neden hayat verileceğini anlayamadı. Stephen King de bu kararı desteklemiş ve kendi evrenine ilk hasarı yine kendisi vermişti.




Idris Elba ile birlikte projede ismi geçen Matthew McConaughey ise Randall Flagg karakterine hayat verecekti. İşte bu doğru bir hamleydi ve herkesin hoşuna gitti.

Filmin çekimleri ve yapım aşaması sırasında yine pek çok söylenti ortalıkta dolaştı. Proje aşamasında yüzümüzü güldüren yapım gün geçtikçe gülümsemelerin solmasına neden oldu. Yapımcı firma projeye kısıtlı bir bütçe ayırmıştı. Bu nedenle filmin senaryosunda değişiklikler yapıldığı, seriyi birebir temel alan bir yapımla karşılaşmayacağımız duyuruldu. Dizi projesi iptal edilme aşamasına geldi. 3 filmlik seri tek filme indirgendi. Her haber bir şeyler alıp götürdü bizlerden.

Filmin ilk fragmanı yayınlandığında küçük bir umut içimi kapladı. Fragman başarılıydı. Oyunculuklar yerinde görünüyordu. Büyük ihtimalle gişe başarısına göre devam filmi gelecekti.

4 Ağustos 2017’de The Dark Tower (Kara Kule) vizyona girdi.

Filmi vizyona girdiği gün izledim. Az önce söylediğim gibi, filmi iki yönden bakarak değerlendirmek gerekir. Sadık Okuyucu’nun gözünden filme baktığımızda salondan mutlu ayrılmadığımı söylemek isterim. Filmin ayrıntıları hakkında konuşmadan önce 95 dakikalık süresinden başlamak gerek diye düşünüyorum. Vizyon tarihinden bir hafta kadar önce filmin süresinin 95 dakika olacağının duyurulması deyim yerindeyse pastanın çileği oldu. 95 dakikada ne anlatılabilirdi ki? Game of Thrones’un 7.sezon finalinin 81 dakika olduğunu hatırlatmak isterim. Bir dizi bölümünden 14 dakika uzun bir film –ki bu film 8 kitaplık bir seriden uyarlanıyor- bizlere ne sunabilirdi ki? Zaten pek de bir şey sunamadı. Birazcık oradan birazcık buradan alalım, biraz aksiyon ekleyip efekte boğalım şeklinde ortaya çıkmış bir film gibi görünüyor.

 





Film, “Kırıcılar” dediğimiz telepatik güçlere sahip çocukların makinelere bağlanarak ışınları kırmaları için güçlerinin emilmesini anlatan bir sahne ile başlıyor. Seriyi okumayan bir izleyici için son derece karmaşık bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Sonrasında kendimizi bir Amerikan klasiğinin ortasında buluyoruz. Çarpık bir aile hayatı, çocuğunu psikoloğa götürerek kâbuslarına çözüm bulmaya çalışan bir anne ve gördüklerinin kâbus değil gerçek olduğuna bir türlü kimseyi inandıramayan ama aslında kafası da karışık olan bir çocuk: Jake Chambers… Filmin ilk bölümü gerçek anlamda, onlarca filmde görebileceğimiz klasik sahnelerden oluşuyor. Jake’in kâbuslarının anlamını çözmesi ve Dutch Hill denilen yerdeki evi bulması filmin süresinden beklendiği üzere son derece kısa bir sürede insanlara atılmaya çalışılıyor. Karakter gelişimi olarak filme baktığımızda durumun tam bir fiyaskodan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Jake Chambers’ı tanıyan biri için bu belki rahatsız edici bir durum değil fakat Kara Kule serisini okumayan biri için inanılmaz hatalı bir yaklaşım. Jake’in kim olduğunu, neden kâbuslar gördüğünü anlayamadan kendimizi boyutlar arası geçişi sağlayan bir kapıda buluyoruz. Jake kapıdan geçiyor ve Orta Dünya’nın uçsuz bucaksız çorak topraklarına adım atıyor.

Jake’in kâbuslarında gördüklerini çizimlerine aktardığını ve bu çizimleri odasının duvarına astığını görüyoruz. Jake giderken bu çizimleri de yanına alıyor. Orta Dünya’da tabi ki son Silahşor Roland ile karşılaşıyor ve gelin görün ki yanındaki çizimler tam da Roland’ı betimliyor. Filmin ilk amacı böylece gerçekleşmiş oluyor. Roland ve Jake bir araya gelmeli… Tamam…

Filmimizin kötü adamı Walter, Jake’in önemini anlıyor ve onun peşine düşüyor. Walter’ın amacı Kara Kule’yi ayakta tutan ışınları kırmak ve Kule’nin korumuş olduğu dünyalara kötülüğün hâkim olmasını sağlamak. Işınları kırması için de başta söylediğim gibi telepatik güce sahip kişilere ihtiyacı var. Jake ise bugüne kadar gördüğü en büyük telepatik güce sahip kişi.

Walter’ın Jake’i araması ve Jake’in Roland’ın yanında olması nedeniyle tabi ki filmin ikinci amacı gerçekleşiyor. Roland ile Walter karşılaşmalı… Tamam…

Walter ile Roland arasında geçmişe dayanan bir hesaplaşma var. Aslında Roland intikam almak için Walter’ı arıyor. Çünkü babası Walter tarafından öldürülmüş. Aslında Silahşorların görevi Kara Kule’yi korumak ve Kule’ye hizmet etmekken Roland intikam ateşi ile bu amacından uzaklaşmış durumda. Bu nedenle kendisine artık Silahşor demiyor.

Walter ve Roland arasındaki kovalamaca onları Dixie Pig adı verilen ve bizim dünyamızda yer alan bir mekâna getiriyor. Burası dünyalar arası geçiş yapılan kapılardan biri. Buradaki insanüstü mücadele sonrası kötülük yok ediliyor. Jake’in telepatik güçleri de Roland’ın özüne dönmesinde ve Walter’ın gücünün zayıflamasında bir hayli etkili oluyor.

Senaryoda bize tanıdık gelen yerler görüyoruz. Ama maalesef filmin aksiyonunu artırmak ve genele hitap etmek amacıyla, süper kahraman filmlerinden çıkma klasik sahnelerin filme eklenmesi bizleri üzüyor. Sonuç olarak da karşımıza Kara Kule’yi temel alan klasik bir aksiyon filmi çıkıyor. Evet, filmi beğenmedim. Üzerine çok fazla eleştiri yapabileceğim çok sahne var fakat filmi izledikten sonra kendimi şu iki soruyu sormaktan alıkoyamıyorum.

“Kara Kule’yi 95 dakikaya nasıl sığdırabilirsin?”

“95 dakikaya ne kadar Kara Kule sığdırabilirsin?”

Sanırım bu iki sorudan biri mantıklı… Bunun kararını size bırakıyorum.

 

 

Yapımcı Firmanın Gözünden Kara Kule Uyarlaması

İkinci soru bizi bu başlığa getiriyor. Evet, bu filmin 95 dakika olmasına karar veren yapımcı firmadır. Sonuçta parayı veren düdüğü çalar. Filmi yerden yere vuruyoruz, eleştiriyoruz, senariste kızıyoruz, yönetmene sövüyoruz… Tamam da size 95 dakika verilse içine ne kadar Kara Kule sığdırabilirdiniz? Sanırım olaya bu pencereden baktığımızda yönetmenin ve senaristin yapabileceği çok fazla bir şey olmadığını görüyoruz. Burada eklemek istediğim bir şey daha var. Filmin yayınlanan ilk fragmanını izlediğinizde gördüğünüz bazı sahnelerin filmde yer almadığını fark edeceksiniz. Eğer dikkat etmediyseniz bir sonraki izlemenizde buna dikkat etmenizi rica ediyorum. Buradan şu sonuca varıyoruz. Film, fragmanı hazırlandıktan sonra tekrar kısaltıldı. Sanırım bu cümle çok şeyi açıklıyor. Bu konuda daha fazla yorum yapmak istemiyorum.

 

 

Kara Kule’nin Beyaz Perde Yolculuğu Burada Bitiyor mu?

Elimizde oyunculukların iyi olduğu, bu oyuncukların yetersiz senaryo ile harcandığı, Kara Kule evreninden bölük pörçük sahnelerin yer aldığı 95 dakikalık bir aksiyon filmi bulunuyor. Film gişede çakılmış durumda. Büyük ihtimalle beklentilerin çok altında bir sonuca imza atacak. IMDB puanı günlerdir 6.0’da tutuluyor. (Belki yapımcı firmanın bir müdahalesi söz konusu) Kısaca başarısız King uyarlamaları listemize bir yenisi daha eklendi. Ama eklenen bu film basit bir hikaye ya da roman değil. Stephen King’in “hayatımın eseri” dediği ve gerçek anlamda bir edebiyat başarısı olarak gördüğüm, efsane sayılabilecek bir seri. Peki, serinin yazarına birkaç sözümüz olmayacak mı? Tabii ki olacak.




Sadık Okuyucu’nun adeta isyan ettiği Kara Kule filmine sai King neden ses çıkarmadı? Neden böyle bir uyarlamasının yapılmasına göz yumdu? Roland’a Idris Elba’nın hayat vermiş olmasına “çok yerinde bir karar” şeklinde yorum yapmasına ne demeli? Bir yazar “hayatımın eseri” dediği, yazdığı hemen her eserinde bir şekilde gönderme yaptığı adeta yazarlık evreni olan bir serinin bu şekilde darbe almasına nasıl izin verir? İzin verdikten sonra sırf para için neden destekler?

Bu sorulara cevap veremiyorum. Sadık Okuyucu’lardan biri ya da birileri bu sorulara cevap verebilirse yorum olarak sunmasını rica ediyorum.

Ben Kara Kule serisini çok seviyorum. Okuduğum her kitabında farklı duygular yaşadım. Üzüldüm, sevindim, gerildim, ağladım, güldüm. Sanırım Siyahlı Adam çölde kaçmaya Roland da onun peşinden gitmeye devam etmeli. Bizim hikayemiz için daha iyi bir yol yok.

 

Volkan Uğraç / 31.08.2017

Stephen King Türkiye

Bir Cevap Yazın